Birden üşüdüğümü fark ederek gözlerimi hafif araladim ve yanımda oturan babama baktım. Cebinden hiç ayırmadığı küçük not defterine Arap harfleri ile birşeyler yazıyordu, her zaman ki gibi. O'na birgün bu küçük deftere ne yazdığını sordum.
-İnsanın hayatında önemli şeyler olur. Bende önemli bulduklarımı not ediyorum.
demişti. Mecbur olmadıkça latin harflerini kullanmayan babam ölene kadar da not almaya devam etmiş, bana da muhakkak yanımda bir küçük deftercik bulundurmamı bu şekilde notlar almamı tenbihlemişti.
Üşümenin şiddeti ile uyku mahmurluğundan çıkmış, nerde olduğumuzu anlamak için otobüsün buğulu camını elimle silmeye koyulmuştum.
Karlarla kaplı yüksek dağların dar yollarında ilerliyorduk. Her yer bembeyazdı. Hayatımda ilk defa yüksek dağlarla çevrili yüksek yamaçlar görüyordum. Sol tarafı uçurum olan yolda ilerlerken bazen yüreğim ağzıma geliyor otobüs devrilecek diye korkuyordum. Babam gayet rahat bir şekilde yazmaya devam ediyordu. Ben ise karla kaplı dağları, dar yolları ve bir dağın aşağısından yukarı doğru yılan gibi kıvrılan yamaçlarnı seyrediyordum. Babam hayran hayran baktığımı görünce
-Sürekli kara bakma, gözlerin bozulur
diyerek beni uyardı. Bu güzel manzaranın tesiri altında babamın söylediğine kulak asmayarak bakmaya devam ettim. Babam ikinci kez ihtar etmek zorunda kaldı. Bir müddet sonra gözlerim ağrımaya ve hiçbir şeyi birbirinden ayıramayacak bir bulanıklık yaşamaya başladım. Babam bana
-Sana kara sürekli bakmanın bunu yapacağını söylemiştim değil mi ?
diyor. Bakmaktan vaz geçiyor ve uyumaya çalışıyorum. Bu arada yol hiç değişmeden uzadıkça uzuyor. Hava kararmaya başlayınca bu sefer ciddi ciddi donma gibi bişey hissediyorum. Babam ceketini üzerime örtüyor. Bir türlü ısınamıyorum. Otobüsün ısıtma sistemi bozuk ve öndeki fan nasıl çalışıyorsa sadece araya hafif bir sıcaklık üflüyor. Bir müddet sonra titremeye başlıyorum. Babam ve yolcular rahatsızlanmamdan korkuyorlar. Herkes ceketini montunu çıkartıp üzerimi örtüyor. Öyle kaç saat kaldığımı hatırlamıyorum. Babam dua ediyor. Ve arada " Nasıl ısınabildin mi? " diye soruyor bana.
Bütün kemiklerim kaskatı kesilmiş gibi, ellerim ve ayaklarım donuyor resmen. Dua ile birlikte yavaş yavaş ısınmaya başlıyorum sanki.
Hayat da o otobüs gibi, kıvrımlı dolambaçlı yollardan yukarı doğru çıkan kah soğuk kah sıcak bölmelerden ibaret değil mı? Herşeyi bu yolculuk esnasında tecrübe ediyorsun bir nevi. Bazen seni kendine bağlayacak kadar çekici, çekiciliğinin soğuk ve sıcak bölmeleri arasında ya sıcaktan yanıyorsun ya soğuktan.
Keşmirli bir dağcıya
-Neden dağlara bakınca sanki çağırıyormuş gibi bir hisse kapiliyor insan ? diye sormuştum, bana ;
-Çünkü dağlar konuşur !
Demişti...bir anda afallayarak
-Konuşur mu ?
Diyerek şasirmiştim. Demek sadece ben hissetmiyordum bunu !
Gülümseyerek dedi ki;
-Buna niye şaşiriyorsun ? İnsanlarla dağlar arasında böyle bir sır vardır.
***
Ben hesap kitap işleri ile uğraşırken küçük defterime notlar alıyor bir yandan da bir tarafa rakamları yazarak kayda geçiyordum.
Kafam gömülü ve rakamları alt alta üst üste toplayıp çıkarmaktan saçım başım karma karışık iken, yol arkadaşım geliyor, bana şöyle bir bakarak
-Saçların niye bu kadar karmakarışık ? diye soruyor...Bende içinde bulunduğum duruma atfen
-Bunlar hep bundan oluyor, üzüldüğüm için ! diyorum...
Cebinden bir tarak çıkarıp saçlarımı taramaya başlıyor.
Ben kocaman bir aynada durumu seyrederken bir anda Aynalı geliyor. Şimdi saçlarımı taradı diye bana kızar korkusuna kapılıyorum. Ben bana kızmasını beklerken...
Önüme bir kılıç atıyor. Ve beni düelloya davet ediyor.
Çok şiddetli bir dövüşten sonra bedenimi mağaranın duvarına resim diye yapıştırıyor. Kah havada kah yerde mekanın her köşesinde dayak yer gibi bir durumda savrulup duruyorum. Aynalı o kadar güçlü ki ve tam bir kılıç ustası. Pestilim çıkıyor ve soluk soluğa kalıyorum. Karnıma yediğim darbelerin acısından oturduğum yere yığılıp kalıyorum bir anda. Aynalı cebinden güneş gibi Işıl Işıl parlayan yuvarlak bir şey çıkarıyor ve yemem için bana veriyor. Onları şeker yutar gibi yutuyorum. Sonra "Gel ! " diyor...
Bir denizin kenarında oturuyoruz,
Gördüğüm her zıt şeylerin arasında nasıl bir ahenk olduğunu ve o ahengin üstündeki nizamı neyi görürsem göreyim O'nu göreceğimi anlatıyor. O'nu dinlerken denizin maviliğine dalıp gidiyorum. Birden suya atlayan bir balık Aynalı'nın sesini kesiyor. O derinliklerde kaybolurken birisi omuzlarıma usulca şal bırakıyor. Yanıma dönüp baktığımda ise Aynalı'nın gittiğini fark ediyorum.
Kah kapanan kah açılan güneş gibi bir an var bir an yok...
***

Yorumlar
Yorum Gönder