Ana içeriğe atla

YAĞMURCU (11)






Yoğun bir günün ardından kafam kazan gibi olmuştu.  Bir an önce yurda gidip uzanmak ve dinlenmek istiyordum.

Uzaktan yavaş yavaş görünen benim açık hava hapishanesi adını takdığım yurdun kapısı şu an gözümde ne kadar da sevimli duruyordu.

Birkaç kaba tahtadan yapılmış ve üzerine kağıt kadar incelikte sünger konulmuş o yatak bile gözümde şimdi tütüyor. Tahtanın üzerine uzanınca batıyormuş  gibi bir his vermesi ve bel ağrısı yapsada böyle yorgun günlerimizde kuş tüyü bir yatağa dönüşüyor. Ve zaten zamanla alışıyorsunda.

O'na selam buna selam derken Adriani ilişiyor gözüme.

Her sabah mutfakta eşine değişik malzemeli krepler yapan ve onları sefer taslarına koyarak bekleme salonunda sevinç içinde eşini bekleyen o kadın şimdi ağlamaklı bir hal içinde.

Kadın dediğime bakmayın henüz 19 yaşında...Lübnan kökenli eşi ile evleneli henüz bir yıl olmuş.

Adriani'nın muhteşem bir hikayesi var.

Brezilya'da dolaşırken bir gün ''Ezan sesi''ni duyuyor. Daha önce hiç duymadığı bu sesin cazibesine kapılıp nereden geldiğini bulmaya çalışıyor. Sesi dinleye dinleye ilerlediğinde ise karşısına Sao Paulo da ki muhteşem cami çıkıyor.

Her gün sadece bu sesi dinlemek için ''Camiye'' gelip akşam olana kadar orda kalıyor. Sonra Müslüman oluyor tabi...O zamanlar 15 yaşında. O'na ailesinin tutumunu soruyorum.

-İlk başlarda özellikle annem din değiştirmemi istemedi.
-Peki baban o ne yaptı?
-Babam tercihime saygı duydu ve annemde zamanla beni kabul etti.

Resimlerini gösteriyor. Erkek kardeşi ve  gayet açık bir annesi var. Aralarında Adriani,  hepsi gülümsüyorlar.

-Evet çok şanslısın resimden de seni kabullendikleri belli oluyor zaten. Başka hikayelerde aileleri tarafından red edilenleri duymuştum.

-Ailem ''Ortodoks'' ilk başta herkes yadırgadı. Ama düşünceme saygı duymak zorunda olduklarını söylediler.

Usulca Adriani'ye yaklaştım. Hüzünlü bir surat ile bana baktı. Hiçbirşey sormadım. Kendi kendine başladı anlatmaya...

-Beni bırakıp gitti...
-Niye peki?
-Tartıştık!
-Sakinleşmesini bekle istersen
-Buraya geleli bir yıl oldu ve hala ortada birşey yok.
-Bir yıl içinde ne olması gerekiyordu.
-En azından bir evimiz.
-Burda sizin gibi çok evli çiftler var. Bir müddet bu şekilde ayrı ayrı yurtlarda kaldıktan sonra bir ev sahibi oluyorlar. Bence biraz daha bekle
-Brezilya'ya geri dönmek istiyorum ben.
-Anlıyorum ancak eşin okumuyor muydu?
-Brezilya'da da okuyabilir buraya niçin geldiğimizi anlamıyorum zaten.
-Bu konuda birşey diyemeyeceğim.
-Oysa Brezilya'dan buraya büyük bir heyecanla geldik. Eşimi artık tanıyamıyorum. Çok değişti.

''Çok değişti derken '' başını eğip ağlamaya başladı.

-Ne gibi ?

Derken aslında O'nun İslam'dan soğumasından korkuyordum.

-Bana nerdeyse vuracaktı !
-Ooo vurdu mu peki?
-Hayır ama elini kaldırdı. Brezilya'ya geri dönmek istiyorum bu yüzden...

Bir ''Ezan Sesi'' mucizesini sonradan Şii olduğunu öğrendiğim bir pislik her an bitirebilirdi.

-Nerden tanıdın bunu?
-Brezilya'da !

İçimden ''olmadıkları yerde yok, sen git canım kızı al şia yap!'' ...Adriani'ye şiiliğin İslam olmadığını anlatmayı denedim.  Ve evlilik muesesine bizim gibi bakmadıklarını. Malesef O'nu zaman içinde şii yapıp bırakmıştı. Ve birgün Adriani eşinden boşanıp Brezilya'ya geri döndü. Hiçte üzülmemiştim.

Odamın kapısına yöneldiğim sırada artık günün benim için bitmesini beklerken daha yeni başlayacağını nerden bilebilirdim.

Dolabımın kapağını açıp kitaplarımı bıraktıktan sonra masanın üzerinde küçük bir kavanozun içine bırakılmış iki beyaz gül gördüm.

-Ne güzel şeyler, Şehnaz ne iyi düşünmüşsün...
-Ben koymadım...

Cevap karşısında şaşırdım. Şehnaz koymadıysa odamıza gelip kim koymuş olabilirdi  ki.

Bu arada Şehnaz'ın hafiften sırıtmasıda dikkatimi çekmedi değil.

-Nerden geldi bunlar?
-Hediye !
-Ooo birisimi hediye etti sana bunları yoksa ?

Daha da büyük tebessümler ederek

-Bana değil sana geldi !

Ben şok olmuş bir vaziyette ne olup bittiğini anlamaya çalışırken Şehnaz devam etti.

-Dilefruz getirdi...
-Peki birşey dedi mi?
-Hayır ...

Şehnaz sırıtmaya devam ediyordu. Ve ben anlar gibi oluyordum. Yavaş yavaş sinirlenmeye başlamıştım. Şehnaza

-Dilefruzu çağırır mısın ?

dedim..

Şehnaz hala tebessüm ediyor ve heyecanla

-Tabi çağırırım

diyordu...Bir müddet sonra Dilefruz'da sırıtır bir sima ile odaya geldi.

-Bunları sen getirmişsin. Bunlar nedir Dilefruz?
-Sana gönderildi
-Bana gönderildi diyorsun peki kim gönderdi ve niye gül gönderiyor?
-Hani geçen akşam yemeğe gittiğimiz Tacikli aile vardı ya...Seni orda görmüş...

Dilefruz böyle anlatırken evde erkek filan olmadığını biliyordum. Zaten o yüzden daveti kabul etmiş ve gidebilmiştik.

-Dilefruz orda erkek yoktu ! Beni kim nerde görmüş olabilir?
-Namaz kıldık ya cemaatle o zaman gelmişler !
-Bize niye söylemedi peki arkadaşın. Sesimizi falan duymuşlar mı?
-Evet...ve seni çok beğenmiş. Bu güllerden biri kendisi öbürüde sen imişsin.

Kan beynime sıçradı ve ben büyük bir öfke ile

-Ne münasebet canım ! Kim oluyorda yok bu oymuşta ben buymuşumda ! Bu ne cüret ! Terbiyesiz herif !

Şehnaz hafiften kapıdan sıvışırken Dilefruz bir bayanın böyle bir teklif karşısında ne derece öfkeleneceğine ilk kez şahid olmaktan dolayı donmuş bir vaziyette suç işlemiş hissi ile  beni seyrediyor.

-Tamam sana kızmıyorum daha tanımıyorum kim olduğunu bilmiyorum bana kalkmış gül gönderiyor ve saçma sapan bilmem neler ? Kim bu herif !

-Adı M..., hukuk okuyor
-Ben ne adı M... olan nede hukuk okuyan birini tanıyorum. Lütfen Dilefruz ben buraya okumaya geldim bu gülleri al ve O'na geri ver ! Bir daha da böyle birşey yapma.

-Ben hoşuna gider diye düşünmüştüm.
-Hayır hoşuma hiç gitmedi. Git ve aynen söylediklerimi söyle !

Dilefruz gülleri alıp odamdan bir hışımla çıktı.

Ben oturduğum yerde hüngür hüngür ağlamaya başladım. Şehnaz uzun süre odaya giremedi korkudan. Bir müddet sonra Sevil'e söylemişler, O da beni merak edip gelmiş...

Beni teskin etmeye çalışıyor.

-Ama lütfen niye ağlıyorsun? Yapma böyle...Her genç kadın bu tur şeylerden hoşlanır.
-Sevil ben o tür kadınlardan değilim. Adama bak sen ! Böyle emri vaki bir terbiyesizlik görmedim. İki tane gül göndermiş biri oymuşta biri benmişimde ! Olacak şey değil...

Sevil birden gülmeye başladı. Odaya Gazi geldi. Başladı O da gülmeye...Bütün kızlar odama doluştular...ve hepsi neden agladigimi anlamaya çalışıyorlardı.

Nasıl anlatabilirdim ki aslında yürürken kumun üzerinde ayak izlerini gördüğüme aşık olduğumu...Bunlar anlamazdı  o türden aşkı...Oralardan taaa buralara o yüzden geldiğimi...

Bende ki sinir ve öfke ise bir türlü geçmek bilmiyordu...

Belkide bu kadar uzun bir zaman geçmesine rağmen hala bulamamış olmamın verdiği gerginlik üstüne buda eklenince benden bu şekilde bir tepki doğmasına neden olmuştu. Kaderin beni oyuna getirmesinden korkuyordum. Ve böyle bir oyun için her türlü ihtimale açık kapı bırakmıyordum. Kaderin oyunu beni yenmemeliydi. Çünkü ben sonsuz kere sonsuzluk içinden gelenin  söyledigi O'na  inanmıştım.

Böyle böyle bir çok kereler kaderin oyunları ile karşılaştığımda ayağımın kayar gibi olduğu durumlarda mesela bir simada gördüğüm O iken aslında O diye hissettiklerim bazen başıma bela olacak işlerde açmıyor değildi.  Nasıl anlatabilirdim mesela kaşının kaşına benzediğini. Veya alın kısmı. Ben melul ve tutuk halimi anlatmaktan aciz karsimdakiler ise sanki onlara birşey hissediyormuşum zannı icinde...Ne zor bir iş...

Annemin anlattığı hikaye geliyor aklıma ...Zamanında büyük bir alim böyle bir aşka düşmüş. Alım hakkında dedikodu çıkmaya başlamış. En sonunda beldenin en zengini sürmüş O'nu. O'nun gitmesi ile o belde de ne yağmur yağmış nede yeşillik kalmış. Yedi yıl sonra beldenin sahibi bu işte bir iş olduğunu anlayıp o âlimi çağırmış. Âlim beldenin sahibinin huzuruna çıkıp "Ben O'nun şahsına değil simasinda gördüğüm "Nur"a aşık oldum demiş. Bundan evvel o âlim beldeye ayak basar basmaz gökten bardakla su boşalır gibi yağmur yağmaya başlamış.

Zaman zaman kaderin oyunu şiddetlenince birşey oluyor ama nasıl oluyor  anlamadan beni çekip alıyordu derine düşmeden.

Babam bir gün

-Eee ne zaman evleneceksin, hiç düşünmüyor musun ?

demişti...

Utanmıştım, babamda gayet açık bir şekilde bunları konuşmak beni utandırıyordu. Ama babam için bunlar tabi insani şeylerdi.

-Baba ya !  Milletin kızı babasına utanmadan söyler de babası ne utanmazsın der. Sen hiç utandığımı düşünmeden bunları bana açık açık söylüyorsun.

-Hiç beğendiğin biri olmadı ? Yani şöyle yolda geçerken göz ucuylada mı bakmadın?

-Baba !! Sanki gökten yağıyorlarmış gibi konuşuyorsun. Hayır bakmadım...düşünmüyorum da.

Babam bir an önce başgöz olmamı yerimi yurdumu bilmemi istiyordu. Bana Ferhat ile Şirin'i anlattı...Leyla ile Mecnunu birde Mem ile Zin'i...Aşkın kutsallığından ve saygı duyulması gerektiğinden söz etti. Babam kadar aşka saygı duyan birini daha tanımadım.

Babam rahmetli olunca bu sefer amcam devreye girdi. Bütün aile dört gözle evlenmemi bekliyordu.

Rahmetli babam ve babamdan sonra vefat eden amcam Allah'ın bana "kendisine sadık ve âlim bir erkek evlad vereceğini " söylemişlerdi. Zaten onların "evlenmem" hususundaki baskılarıda bu yüzdendi. Bir an önce "o çocuk dünyaya gelsin diye" direniyorlar ve bazen akrabalar bile talip olmaya yelteniyorlardı.

Amcam vefat etmeden evvel vasiyet etmişti.

-O'nu üzmeyin ve asla muhtaç etmeyin kimseye...

Diye...

Tabi ben hiç bir zaman babama ve amcama

- Babacığım ben senin anlattiğin hikayelerde ve yazdiğin şiirlerde ki "Leyla"ya döndüm, beni kumda ayak izlerini gördüğüm bir aşkın içine düşürdüler, "Şirin" benim "Zin" ben diyemedim.

Diyemedim diye yaşadım bunca acıları.

Bana

-"Söyleme!"

Dedikleri için...




                                                * * * * * * * *


Bülbül, güneşin çarpan kanatları altından mavi mavi süzülen ışıkları arasında başımın tepesinde canlı havli ile dolanıp duruyordu.

-Çabuk çabuk kalk ! diye seslendi.

Elimi ışığın şiddetinden gözlerime götürüp Bülbülün ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Bir anda "Aynalı''ya birşey oldu sandım.

-Yoksa kötü birşey mi oldu?

Tepemde dolanan Bülbül bir taşın üstüne konup iki mavi kanadını yanlarına kıvırıp tek kanadını kaldırdı ve sonra gülümseyerek

-Telaş edilecek bir şey yok ama bir an önce yetişmek için sana geldim.

-Bülbül bir daha beni böyle korkutursan o güzel mavi tüylerini yolarım. Yüreğimi ağzıma getirdin.

Sözlerimdeki tehditvari havadan ötürü Bülbül omuzlarını silkip bana arkasını döndü iki kanadını birbirine geçirip;

-İyi sen bilirsin mektuplarını götürecek birini bulursun o halde !

Bülbülün nazıda restide gamıda güzeldi. Beni birden gülme tuttu.

- Oy benim kanatları mavişim. Gagası güzel kokan güneşim. Kaprisine dayanamadığım meleğim. Sana nasıl kıyarım ben. Hadi dön artık yüzünüde niçin geldin anlat.

- Aynalı abdest alıyor !
-Öylemi !

Hemen heybemden çıkardığım havluyu Bülbüle verdim.

-Bunu düşürmeden ve oraya buraya çarpıp kirletmeden O'na ulaştır.

Birden Bülbülün gözleri parladı. Küçük ama kuvvetli pençesi ile elimdeki havluyu kavrayıp geniş mavi kanatlarını bir kartal gibi açarak güneşin ışıkları arasında kaybolup gitti. Giderken

-Bisey diyeyim mi?

dedi !

-Sen havluyu ver O anlar

Dedim.

Ben yüzümü elimi derenin kenarında yıkamaya koyulurken bi baktım ki Bülbül gelmiş ve başımın üstünde dönüp duruyor. Suya yansıyan aksi bir balığı andırıyordu. Ellerimi yıkamaya devam ederken sordum.

-Verdin mi?
-Evet pencelerimle ellerine teslim ettim.
-Nasıldı peki ?
-Cübbesini giymişti. Senin yüzünden Birgün kalpten gidicem.

Diyince başımı kaldırıp Bülbüle baktım.

Benim Bülbülüm her zamanki gibi tatlılığı içinde şikayet edip duruyordu.

-Sana kıyamam, istersen emekli edelim seni. Karşıdaki kuşlar diyarından başka bir ulak seçelim.

Bunu duyar duymaz birden iki kanadını birbirine çarparak

-Yo, yo... öyle demek istemedim! Beni yanlış anladın.

-Bende zaten yanlış anladigimi düşünüyordum.

Böyle deyiverince hemen kendine güveni gelen Bülbül

-Hı, sanki kuşlar diyarından benden başka o delikten geçebilecek birisi varmış gibi. Unuttun mu ben bu işin eğitimini aldım. Bütün diyarı dolaşsan benden mavisini benden daha iyi dalanı bulamazsın. Hem sen benim gibisini nerden bulacaksin ki...

-Biliyorum tabi, yoksa bu yazdıklarımı sana emanet eder miydim hiç?

- Biliyorsun ben her mektupta saatlerce beklemek zorunda kalıyorum. Aman rahatsız eder miyim ? Aman şimdi versem bişey der mi? Ne zaman işi bitecek?  Üç saat camın öbür tarafında, dört saat canım bu tarafında dön babam dön. Başını hiç kaldırmıyor ki...bende cama vurmaya çekiniyorum işte. Bir gün nerdeyse donuyordum biliyorsun...

-Eee beklemek kolay değil...öğreniyorsun işte ne güzel. Şikayet etme bence ...

-Evet eğer Aynaliyi görmek olmasa idi işin ucunda bunca şeye katlanır mıydım saniyorsun...

Böyle tatlı konuşurken  yakuti yeşili gözlerini bir o yana bir bu yana kanatları ile bir ahenk içinde kasları ve kirpiklerinide şekilden şekile sokup kah tepemde kah ağacın dalında kah taşa konarak anlatıp durdu.

-Konusman bitti ise biraz odun toplamam lagzim. Bana yardım eder misin?

-Aksama davet var ! Yetişmem gerekiyor...

-Gerçekten mi?

- Sende gelsene..

-Kuşlar diyarına mı? Oraya gitmek için mavi bir kuş olmak lağzim.

-Seni kanatlarımın üzerine alır götürürüm .

-Senin küçük ince kanatların beni ne taşır nede beni kavrayabilir.

Öyle diyince muzip çocuk gibi gülümseyip

-Bak şimdi dediklerimi yap ! Gözlerini usulca kapa. Ve kendini akışa sal gitsin. Gözlerini açtığında kuşlar diyarinda olacağız.

Gözlerimi açtığımda  kendimi koca bir sarayın ışıl ışıl aydınlık içinde kristal gibi parlayan kapısında bekleşen kadınlarin karaşısinda gördüm. Su gibi ince narin Bülbül gibi yakuti yeşil gözleri ve üzerlerinde bembeyaz ipekten elbiseler vardı. Saçları altın sirmasi gibi up uzun. Bana getirdikleri elbiseyi giydirip saçlarımı taradilar. Önüme bir ayna tutup kafama hiç görmediğim güzellikte çiçeklerle bezenmiş bir taç taktılar.

Dağdaki yürüyüşten dolayı elimde ayağımda ve suratımda oluşan yaraların hepsi geçmiş sanki yeniden doğmus gibiydim.

Ellerimden tutup beni sarayın müzik çalan ve birbirinden güzel sifattaki insanların olduğu geniş balkonlu alana çıkardılar. Kapıya gelince karşıdan yüzü mavi peçeli, buğday tenli, saçları kömür gibi simsiyah, boyu iki metre ve bembeyaz elbise içinde bir genç gelip elimden tuttu. Hiçbirsey söylemeden kırmızı saf ipekten yapılmış ve altın zümrüt elmas gibi taşlarla döşenmiş mindere götürdü beni. Bana

-Gözlerini sakin açma !

 diyince O'nu tanıdım...

Ne saray yıkıldı ne de mekan, etrafta sadece misk kokusu vardı...ve ben ne zaman istesem Bülbül beni oraya, şölene götürüyordu.

                                                                    * *********** *

Meşuk: Aşık, tutkun: 446.
Mehat: Maviye. Billur taşı. Güzellik. Güneş. Dağ sınırı. Menzil, konak: 446.
Telâiye: İstikamet: 446.
Tevella: Birisini dost edinme. Bir işi üzerine alma. Ehl-i Beyt’e tam sevgi. Akrabalık. Yakınlık besleme: 446.
Mekşuf: Keşfolunmuş. Açık, belli: 446.
*
Zürkat: Mavi. Nilî: 707.
Hâl-i Siyah: Hindu, ben. NOKTA: 707.
Fikir Kahramanı. (1 ekle): 707.
Aktör: 707.
Mütemerkiz: Merkezleşmiş: 707.
*
NİLÎ: (Ezrak - Mâvi, gök renkli. Saf ve temiz su: 308: ARVASİ): 100.
Mimî: 100.
Leys: Adem. Yokluk: 100.
İhlâs: Müflis olmak. (Kötülüklerin kaynağı nefsîlikten sıyrılma): 100.
Kelîm: Kendisine hitab olunan. Allah’la konuşmasından dolayı, Hazret-i Musa’ya verilen unvan.): 100.
Gusto: (AHENK HELEZONU: 175: Mıklad-HAZİNE. ANAHTAR: KUSTO: Mukle-GÖZ. GÖZBEBEĞİ. GÖZÜN KARASI. SU TAKSİMİNDE KULLANILAN TAŞ: Mehdî Salih İzzet Erdiş.): 101= 1100.
 

Mektub: 468.
Hikmet: Sır: 468.
Veysel Karanî: (Allah Sevgilisi’ni görmeden O’na bağlanan ve Allah Sevgilisi’nin “Ben Rahman’ın kokusunu Yemen tarafından duyuyorum!” diye kendisini methettiği rehbersiz yetişmiş büyük veli; sonradan, kendisi gibi yetişenlere “üveysi mizaçlı” denmiştir.): 468.
*
Mektub: 468= 1467.
Mehdî Muhammed Mirzabeyoğlu: 1466= 467.
Ab-dest: 467.
Teseccüd: Secde etmek. (Hadîs: “Namaz müminin miracıdır!”… NEBAT’ta nefs yok; bunun için secde, onun sıfatında… Rûya: Yerden biten ot: 217: Rüya… Namazda secde, Allah’a en yakın hâl.): 467.


Peygamber: 1254.
Ramuz: Deniz: 254.
Mihver: Merkez: 254.
İmruz: Bugün: 254.
Mürid: İrade eden, isteyen. (Müridd: Suyu çok olan deniz): 254.
Beran. (Kürtçe): KOÇ. (Fürfur: Koç: 566: Seyyid Abdülhakîm Arvasî: Maunet-Allah’ın salih kullarına imdadı.): 254.
*
Mim: Bir harf. Bir kitab veya yazının sonuna “bitti” mânâsında konulan harf. Ebced değeri: 40.
Ezkiye? (Kürtçe): BEN KİMİM?: 40.
Habel: MUSALLAT FİKİR: 40.
Dahil: HAYRET’te kalan kimse: 40.
Vehel: VEHİM: 41= 1040.
Tahayyül: Hayâle getirmek: 1040.
Cezl: Sağlam. Metin. Güzel ve muhkem fikir. Doğru ve düzgün ifâde. Kâmil adam: 40.
*
Risale: Mektub. Dergi. Bir ilme dair yazılmış küçük kitab. Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etme. Haber gönderme: 296.
Resûl: Peygamber: 296.
Münevvir: Nur veren, aydınlatan: 296.
Rahnüma: Kılavuz, yol gösteren: 296.
Hürman: Akıl. (Ruh): 296.
*
Resail: Risale. Mektub. DERGİ: 292.
Basar: Allah’ın “görme” sıfatı... Görme duygusu. Kalble hissetme. Kalb gözü. Gözün görmesi. İdrak. Fikir: 292.
Menair : Nur yerleri: 292. (*)

&


MUSİKA: 221: TARZE-Şekil. Suret. (Müzik gösteriyor ki, şekil unsurların bir neticesi olması şöyle dursun, ayrı müzik âletlerinden çıkan aynı melodiyi tanımamızdan da belli olduğu üzere unsurlardan bağımsız bir hakikati vardır; onu notaların üzerinde zamanı aşkın bizde bütünlenen bir ahenk olarak biliyoruz… HI harfi, Allah’ın “El-Hakîm” ismine, “Şekil, suret” mertebesine, Ay menzillerinde “Deberan-Çözücülük”e işaret eder; kendi benliğinde mevcut bütünlüğün, eşyada cüzler hâlinde görüneni bu yüzden tanıyarak mevzuuna nisbetle kendinde bulunan bilmesi…  Şuurun maddeden çıkardığı “form-şekil”, onun kendisinin ayan oluşudur… Kendi benliğimize yönelişte de olan bu; “nefsimizi bildikçe Rabbimizi bilmemiz”, neticede O’nu O’nunla bilmemize varan bir nefsimizde bulunandır!)… Karaçay-Malkar Lûgatı’nda MUŞ-Kedi. (Sener: Kedi. Ulu kişi. Boğaz kemiği. Kuyruk sokumu… Sınar: Çınar. “Merhamet”… Sınare: Yay kabzası. “Kavs, eğri. Yakınlık”… Mili: Kedi… Mil’e: Mele, ileri gelen, âlim, bilen. Dolu. Cemaat. Havuz. Millet. Su toplanan… Muş’a: İki renküzere dokunan… Kemmiyet ve keyfiyet hâlinde!): 346: MUŞ-Fare. (Birr: Tilki. Fare. Vavî. Takva. İleri dereceler. Nurî. Kabul edici nefs)… MÜFEKKİRE-Düşünce kuvvesi, düşünce gücü: 346: İMÂM-I Rabbânî… DO-İtalyanca, ses dizisinin birinci sesi, “si” ile “re” arasındaki ses. Bu sesi gösteren nota işareti. (7 sesin birincisi DO, ikincisi RE, sonuncusu SÎ… RE: Raî. Görücü. Can, diri. Kuş, haber. Ruh, vâli… Sİ: Otuz: LÂM harfinin ebcedi… Lâm, ışık ve nur demektir; nurî, insan nefsinde onu alabildikçe onlaşan bir dişilik… DO’nun RE ile SÎ arasındaki görünüşü, DO’nun, bir VÂHİD, bu vâhidin RE’den SÎ’ye kadar perdelerde görünüşü de, RE VAHİD’inin diğer basamaklarda –Re ile Si arası– katlanışları gibi… Neticede DO, RE’de toplu olmak üzere bütün tabakalarda bulunan… Müzik bilgisi değil, fikir olarak bendeki tedaisi böyle bir muhakeme doğuruyor… DO’nun, DO ile Sİ arasında bir ses olması; sanki RE’nin DO aynı DO imiş gibi olması… Dolayısıyla DO, RE’de toplu anlamıyla, 7 sema tabakasına hisselerini veren ATLAS tabakası imişcesine!): 10: DÜCÜC-Horoz, tavuk, piliç cinsleri… DÜ-İki: 10: DİBAC-Atlas dedikleri kıymetli kumaş. (Dibace: Kubbe. Takdim… Takdim yazım hatırda!)… EVC-Zirve. Bir şeyin en yüksek derecesi. Seyyarelerin merkezden en uzak noktaları: 10: GAZA-Din uğruna cihad, cehd… BİR NOT: Aladdin ve Karatay-Malkar Lûgatı’nda HOROZ anlamına gelen “Kıttay” ebcedleri aynı-197. Ebu Süleyman-Halid bin Velid Hazretleri’nin HOROZ anlamında bir nâmı: 200: Re harfinin ebcedi… ALADDİN Paşa, benden geriye doğru 8. nesilden atam. Diyarbakır ve Muş vâliliklerinde bulunan.(**)

&


 MATLA’ Beyit:  Hele îyd oldu gül-gonce handân olduğun gördük / Dımağ-ı telh-kâmın şekkeristan olduğun gördük — (Nedim)… “Hele Bayram oldu, o gül gonca’nın güldüğünü gördük / Dimağ acısı emaresinin –muradının– tatlı mekân olduğunu, tatlılığını gördük!”… İntitak-Kemer veya kuşak bağlamak: 561: Müstebtin-Bir şeyin ledünnüne, iç yüzüne vakıf olan.
*
ÎD-Bayram. Tekrar. “Bayram tekrar tekrar geldiği için Îd denmiştir”. (Îd: 15: BD-İBDA… Çeşn-Bayram. Îd. Düğün. Ziyâfet, şölen: 353: Neşşab-Okçu. Ok atan. Kastalan. Merkez. Hâfız, koruyan… Bayram: 254: Bârân-Yağmur, rahmet. Berân, koç… Fürfür-Semiz koç: 566: Seyyid Abdülhakîm Arvasî): 74: DELİL-Klavuz. Doğru yolu gösteren. Bürhan. Beyyine…. VASIT-Ortada bulunan. Kendisi ile bir şeye varılan. Göbek. “Kemer. İcâd.”: 75= 1074: HASSE-Duygu uzvu. Bir şeye mahsus kuvvet.
*
GÜL: 50: KÜL. (Koç Burcu, unsuru ateş, yıldızı “Merih-Mirruh”, Vücutta tesir yeri “kafa, beyin”, Simya’da “kül etme” safhası…  Üstadım’dan:  “Allah, Resûl aşkiyle, yandım, bittim kül oldum!”… Hatırlayınız: “Bir eczahânedeki ilâç şişeleri arasında bir havan dibinde kalan 50 gramlık keyfiyet”; kurtuluş o keyfiyette)… NUN-Bir harf. Balık. Kalem. Kılıç: 50: HAMSİN-Elli sayısı. (Abdülhakîm koltuğu hatırda… Rüyâdan, şiirime: “Gökyüzünde bir bulut şeffaf kuyruklu balık”… Balık Burcu, yıldızı Müşteri, unsuru su, vücutta tesir yeri ayaklar, Simya’da “yansıtma”  safhası)… GONCE: 1058= 59: MEHDÎ… HANDAN-Gülen: 705: FİKİR Kahramanı… “Hele Bayram oldu, tekrardan delil; MEHDİ’nin FİKİR KAHRAMANI olduğunu gördük!”…  HALİHAZIR’a böyle buyurdu Nedim!(***)

&


ŞÜHUD ÂLEMİ: Görünen âlem: 466.
Ketum: Sır saklayan. (Dünya, Allah’la kul arasında hicab perdesidir. BERZAH’tır. Kabir, dünya ile ahiret arasında BERZAH. İnsanda hicab, HAYA’dandır, o da Allah’tan korkmak ve utanmaktır ki, KUL olma haddi, HAYAT sıfatındandır; HAYA’da HAYAT vardır. Dünya’nın perde olmasındaki mânâ, KÂMİL İNSAN denilen nefse gayb örtüsü olmasıdır ki, her idrak edilende, idrak edilecek olana nisbetle oluşan yine gayb örtüsüdür. Demek ki, MECAZİ BERZAH’ta, bir idrak süreci. BERZAH her yerde olduğuna göre, onda bu mânâyı idrak, BERZAH makamındaki zamansızlığın tekamülünde olmak demektir. Hayatı, ölmeden ölenler diye anılan bâtın kahramanları. KORKU, insanın kendi varlık endişesinden doğar ve Allah’a âit olan nefste, kendine olan sevgi, O’na sevgide şuurlaşır; mecazî aşktan da bildiğimiz gibi bu, menfaatten çıkar ve onu Sevgili’den uzaklaştıracak her şeyden - yanlışa düşme korkusuna döner… ÜSTADIM’dan: “AŞK korkuya peçedir, KORKU da aşka perde — Allah’tan nasıl korkmaz, insan O’nu sever de!”… Allah’ın azametinden duyulan korku; bu olmasa, insan yanar… O’na olan AŞK; bu da korkuyu aşar… MECAZÎ AŞK ile toprak seviyeli fikir arasında bir benzerlik hatıra geldi: “Sâlik, bazen sırf mecazî-beşerî aşkla hedefe varabilir. Zira mecazî aşk, kişinin kalbindeki dünya muhabbetini silip yok eder. Öyle ki, bu dünya sevgisi bir daha onun kalbine girmez!”… Karşısındakini SURET’te tecelli eden mânâ hâlinde, ondaki belki ondan da gizliyi gören, neticede Âlemde İNSAN bahsinden kıyas, mecazdan asıla eren İNSAN. Dünya muhabbetinin silinmesi, idrakın günlük hayat görünümlerinden, atomaltı parçacıklar dünyası hakikatlerine erme kıyasından da süzülebilir. “Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor, — Mekânı bir satıh, zamanı vehim, — Bütün bir kâinat muşamba dekor, — Bütün bir insanlık yalana teslim!”… ŞAİR’in geçtiği yoldan geçenler, dünyayı dünya olarak kabullenmediler de, hep vasıta gördüler. MECAZÎ BERZAH’ta asılı idrak eden FİKİR ADAMI da, o asılın nitelemesinde yanılsa bile, SOYLU SINIFIYLA idrakın ölüm için ve ölmek için olduğunu bildiler: BAŞKA BİR HAYAT… Hayatın sırrı, onda hayat eksikliği; fikir, bu mânâda dünyayı dürüyor… Âyet meâli: Yeryüzü genişken onlara dar geldi. Nefsleri de onlara dar geldi. Bildiler ki, Allah’tan kaçıp sığınacak yer yoktur. Sığınılacak yine Allah’tır.): 466.
Nüüti: Gemi reisi, kaptan: 466.
Tase: Tasa, kaygı, keder: 466.
Sürur: Sevinç: 466.
ÜSTAD: İlim ve sanatta üstün olmak. (Mütefekkir ve mütefekkir arasındaki farkı, onda onun istidadı kasdı veya velilere nisbetle eksiklerin süsü kasdı ile söylenmiş olsun, Üstadım’dan şâir ile veli arasındaki farka dair bir beyit: “Ver cüceye, onun olsun şairlik, — Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta!”… Veli de şiir söyler ve veli şiiri olur. Demek ki, ya dünyaya bakışının değiştiği kasdı, ya bu dünya hayâlinde şiirin yerde kalması kasdı… Şairliği övülürken, yeni dünya görüşü dolayısıyla yerilen bir zamanda söylenen bu şiiri şiirle yeren söz, onun genel hatlarıyla şairliği içinde, benim “mütefekkirle mütefekkir arasındaki fark” diye nitelediğim aynı kişideki tekâmül farkı kasdına daha uygun düşüyor. Nitekim o, hem fikir ve hem şâir olarak, “zamanüstü hayata ermiş” bir kahramandır.): 466.
Tenahi: Son bulma, bitme, tükenme. (Üstadım’dan: Allah, Resûl aşkıyla, yandım, bittim, kül oldum, — Öyle zaif düştüm ki sonunda Herkül oldum!): 466.
Tevkil: Birini kendine vekil tâyin etmek. (Beklenen mütefekkiri… Yevmiye: “Seni ben yetiştireceğim!”… Belli olmuyor mu?): 466.(****)

&

Süryanice, MEDLO D’NUNE-Balık Kovası: 192: FRESTO MALYO FARDOYSO-Dolmabahçe Sarayı… Süryanice, OFADNO MALYO GANTO-Dolmabahçe Sarayı: 1691: İBRAHİM KASSAROĞLU-Şâm, Hicri 3. ve 4. asırda yaşadı. 30 yıl, halkın gönlünde sofilere karşı sevgi ve kabul uyansın diye bütün ömrünü ve varlığını harcayan Veli zât. (Levha: 7 Temmuz 1989… Üstadım’ın elinde, Büyük Doğu’ya benzer bir dergi var… Sahil’de –Şemsipaşa Sahili– bir kanepeye oturmuş, onun gösterdiği bir resme bakıyoruz: Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ve yanında duran biri… Üstadım, o resimdeki kişi için, “İbrahim Kassaroğlu” diyor!)… SALİH-Karayılan: 691: AHFA-Çok gizli. Pek gizli… EHASS-Daha hususi, daha yakın, daha halis. Ziyâde has… MERANET-Çekiçle dövülen demirin genişleme hassası. (Hammer: Çekiç. Sonradan Müslüman olan ve Ahmed Turhanî ismini alan Bizanslı bir Kumandan’ın ismi): 1691: ŞUŞEFO-Süryanice, “Mendil”. (Topkapı Sarayı’nda, Has Oda’da altun bir sandık içinde muhafaza edilen Kutsal emanetler’den Hırka-i Saadet, Ramazan’ın 15. günü Padişah tarafından çıkarılıp, Saray erkânı ve protokole ziyarete açılırdı. Daha önceden hazırlanan ve “Destimal-El bezi, mendil” ismi verilen üzeri Resulullah’la ilgili beyitler yazılı ince tülbentler, ziyaretçiler tarafından Hırka-i Saadet üzerine konulup öpülür ve hatıra olarak alınıp saklanır, ölünce de yüzüne göğsüne örtülürdü… Sultan Vahdeddin’in saltanatı döneminde, onun daveti üzerine yanında nedimi ŞAKİR Efendi ile Abdûlhakîm Arvasî Hazretleri de bu ziyarete katılır. Sultan VAHDETTİN, herkese bir Destimal verirken, ona iki tane verir. Şakir Efendi’nin anlattığına göre, dönüşte Efendi Hazretleri, Destimal’in birini “işte keramet!” diye ona verir; tecelli, tabiî olarak Sultan’ın, Efendi Hazretleri’nin refakatçisi olduğunu bilmemesi ve zaten refakatçilere verilmemesi ile ilgili… Destimal: 544: Merec-el Bahreyn-İki taşkın denizin birleşmesi… Bir not: Sultan Vahdettin, aslında bir rehin olarak, vatanından bir İngiliz zırhlısı ile, Dolmabahçe’den ayrılmıştır!)… Süryanice, NAGOBTO-Mendil: 1465: ÜSTAD… Süryanice, FASTO RUFROFO-Avuç içi titremesi: 2125: BİRTO MALYUTO BOGO-Süryanice, “Dolmabahçe Sarayı”.(*****)




NESLİHAN DAĞCI







(*)Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI B-7 Giriş, s: 705,706,707,708

(**) Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI B-7 (Takdim -Sırrı-ı İstila) b:159

(***)Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI B-7 (Dimağ Acısı Zevki - Hakikatin Kucağına Düşmek) b:163



(****)Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI B-7 (İnsanın Kıymeti Himmeti Kadar ) b:63

(*****)Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI B-7 (Dolmabahçe'den Haliç'e) b:259



















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Kim, Kim"dir -Horuzun Öttüğü Vakit - (2.Bölüm)

Günümüz Müslümanlarının en büyük problemi Hz.Mehdi asm var mı yok mu düşüncesi. Kur'anı Kerimi aklı ile anladıktan sonra ''Peygamber''e de luzum bırakmayan bir topluluk için elbette ''Melhameler'' yani meydana gelen hadiselerin bir önemi yoktur.  Tıpkı ''Meteryalist'' kafadakilerin bunlar ''Metafizik'' saçmalıklar diyip kestirip atması gibi. Peygamber''e luzum ve ihtiyaç bırakmayan yani ''Peygamber''siz İSLAM, daha doğrusu ''Diyalogçu'' zihniyetindeki adamlara aradan ''Peygamber''i çıkardığında İSLAM'da kalmaz dediğinde ''aval, aval'' suratına bakar. Bir kişinin ''Müslüman'' olması ancak ve ancak ''Peygamber''e BİAD ile mümkündür. Kur'anı Kerimde ''Allah ve Resulüne'' itaat emri bunlara uğramamıştır. Peygamberi aradan çıkardığında ''ŞERİAT''e kalmaz. ŞERİAT Peygamber a...

GILGAMIŞ ve DİL / İNSANLIK TARİHİ (Akamenya İmparatorluğu ve Aramice (Süryanice) BÖLÜM 2

Akamenya İmparatorluğu ve Aramice (Süryanice) Bir araştırmaya göre Hz.İbrahim asm, MÖ 2000 yılında yani Hz.İsa asm'dan 1000 yıl önce  Asurilerin(Süryani) kurduğu Babil İmparatorluğunda yaşamıştır. Konuya giriş yapmadan önce ''Miladı'' takvim denilen ve Hz.İsa asm'ın doğum gününü baz alan takvimin doğru bir takvim olmadığını söylemeliyiz. Hz.İsa asm'ın doğum gününden önce  tarih zaman akışını ''0'' olarak ele alır ve bir italyan'a göre de 1 Ocak'ta Hz.İsa asm'ın doğumu ile tarih zaman akışı başlar. Buna göre Hz.İsa asm'dan önceki zaman dilimleri için M.Ö ibaresi kullanılır. Miladı takvime göre konuşursak Hz.İbrahim asm bundan 3017 yıl önce, Hz.İsa asm 2017 yıl önce Hz. Nuh asm ise 4017 yıl önce Peygamberimiz asv ise 1600 yıl önce  yaşıyorlardı. İbn-i Arabi'nin ''Fütuhat-ı Mekkiye'' adlı eserinde Peygamber asv'mdan nakledilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur. ''Yüz bin Ad...

GÜNDEM MAK-ARASI

KIY-AMET  / GÜL-MEZ Sayın Okuyucular Bugünlerde her ne yazsam gündem öyle bir hızla değişiyor ki ne diyeceğimi ne konuşacağımı şaşırıyorum. Sanki bütün dünya birleşmişte beni yalancı çıkarmak için uğraş veriyor. Tam bir -BAŞ-MAKALE yazıp ünlü olayım diyorum, bi bakıyorum bir anda gündem değişiyor. Benim dediklerim çöpe gidiyor tabi. Şimdi nerden çıktı şu Mescid-i Aksa ? Ne güzel konuşuyor yazıyor çiziyor size de bal gibi okutuyordum. Ben ne talihsiz adamım hiç mi hayatımda bir gün bile yüzüm Gül-meyecek ! Anam adımı Tayip Gülmez koymakla bana kötülüğün en büyüğünü etmiş mi oldu şimdi? Gerçi anamın ne suçu var  Dünyada  artık öyle şeyler oluyor ki, kim olursa olsun YALAN söyleyen herkesi hiç abartısız ANLINDAN mıhlıyor. Ve söylediklerini boşa çıkarıyor. Ne kadar PUTU dikilmiş heykel varsa bir bir yıkılacak bir zaman diliminin içine düştük sanki. Bende kalem sallayan halkın aklına üfleyen bir sanatkar olarak galiba böyle bir PUTSAL duruşun yı...