İnsanların yüzleri gibi isimleri de, hayatları da huyları gibi başka başka. Aynı şeylere bile farklı tepkiler veren insan, bir başka insanın en yakınında olsa bile onun hayatına yabancı. Çünkü herkesin ''hakikati'' kendine...
Bazı insanların, üzerinde ayak tabanlarının dolaştığı mermerlere, o mermerlerle döşenmiş sarayların güzelliğine hayalleri bile ulaşamaz. Birisi soruyor:
-''Senle ben arasında ne fark var?''
-''Senin deden ile ''Peygamber'' (asv) arasında hiçbir farkın olmadığını mı iddia ediyorsun şimdi?''
-''Sen, ben olamazsın, herkes geldiği ağacın kökü üzerine büyür, su döner dolaşır çıktığı yere akar. Beş parmağın beşinin, beş kardeşin beşinin bile birbirine benzemediği yerde, benim hakikatim benim, senin hakikatin senindir. Kısaca ''herkesin hakikati kendine''.
* * * * * * *
Bavuluma burda geçirdiğim anılara ait yüzlerce resmi koyarken, yaşadıklarım film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Sanki hiç biri yaşanmamış gibi. ''Gülsüm'' kimbilir nerede şimdi? Ya ''Hacer'' ?, Bosna'ya mi yerleşti acaba?...Şeyma evlenip Dubai'ye gitmişti...Esma, Ürdüne geri döndü...Ürdün Kralı öldüğünde 3 gün yas tutup, odasının her yerine krallarının resmini asıp en sonunda kafayı sıyırıp ülkelerine dönen Ürdünlü kızlar. Okumaya mı gelmişlerdi ? Ne yapmaya geldikleri de belli olmayan ''Bunalım'' takılan tipler...
Sabahın köründe tüylü uzun topuklu terlikler ve parlak sabahlıklarla sanki lavabo yokmuş gibi bahçe musluğun da elini yüzünü yıkamayı adet haline getiren sonradan görme Lübnan'lı kızlar. Onları sabahlıkla görünce deli oluyordum...
Fas'ın ''Marakeş''inden olmasına rağmen aslen ''Berberi'' olan ''Feride''nin kendi ''Arap Lehçelerine'' ait alfabeyi tahtada yazarak bana gösterdiği gün...
-''Feride bu çok ilkel yani henüz olgunlaşmamış Arap harfleri ne kadar da Süryaniceye benziyor?''
-''Biz kendi lehçemizde ''Arapça'' konuştuğumuzda da ''Araplar'' hiçbirşey anlamıyorlar, biliyormusun?''
-''Bizde de farklı lehçeler var mesela ''Laz'' şivesi, ''Doğu'' şivesi ama konuştukları zaman anlıyoruz. Sizin konuştuğunuz ''Arapça'' ise ''Araplar'' nasıl anlamıyor bunu?
-Biz çok eski yöresel bir lehçe ile konuşuyoruz çünkü.
Gözlerim fal taşı gibi açılıyor ve ''Feride Şeyma ile o lehçede konuşarak'' bana örnekleme yapıyorlar.
Telafuzu bile ''Arapça''da ki o ahengi vermiyor. Seslerin toplu halinde bile ''Arapça''dan farklı bir dil konuşulduğu izlemini var...
Anılar,
Keşmirli Mesaretin verdiği beyaz elbiseyi düzgünce katlayıp resimlerin üzerine bırakıyorum...Evet mutlu anlara ait bir sürü resim...Hiç yaşamamışım gibi...Belki resim çekilmese kıyıda köşede unutacağım rüya gibi geçip giden yaşanmışlıklara ait kayıtlar.
Sabah erkenden yurt kapılarına bırakacağım veda mesajlarına geliyor sıra...
Herkese ayrı ve özel duygularla yazılmış veda mesajlarını yazarken beni bir hüzün alıyor...
Aradan birkaç yıl sonra ''İnara'' Türkiye'ye geldi ve o mesajları okuyan herkesin birkaç ay içinde ''Ülkelerine'' geri döndüğünü söyledi.
Mesajları okuyan herkes ağlamış...Benden sonra ''Yabancı kız öğrencilerden sorumlu bayan Razikiye, Bilge baş kaldırmış...Sonra bütün kızlar...
''İnara'' yazdıklarımın etkisini anlattıkça nasıl bir ''Devrim'' yapıldığını anlıyorum...
Beni bakanlığa bağlı bir köşke götürüyorlar, ismini şimdi unuttuğum bir bayan gayet mülayim bir ses tonu ile
-''Beni hatırladınız mı ? '' diyor
Biraz düşündükten ve suratına ait izleri çözdükten sonra bu bayanla yaptığımız görüşme geliyor aklıma...
-''Kaç aydır burdayım bunca ay ve zaman içinde -Ezan- sesi duymadım. Nasıl insanlarsınız sizler, biz buraya İslami hakikatler için geldik...Ama hiçbir hakikate vakıf olmadan, hakikati de bırakın bir tarafa, bildiklerimize bile hasret içinde yaşıyoruz !''
Ben bunları söylerken o mahçup olmuş şekilde başını öne eğmişti.
Hiç abartmadan söyleyeyim bir ''Müslüman'' Ezan sesi olmadan yaşayamaz. Ruhum çöle atılmış, su aramak için sürünen yaralı bir beden gibi kıvranıyordu. Nefes almak için çıktığım bahçe bana dar oluyor avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Bir saniyede olsa ''Allah-u Ekber !'' sesini duymak yanlızca ona sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Bu insanlar -Ezan- sesini duymadan nasıl yaşıyabiliyorlardı ? Sadece donup kalıyor her hal ve vaziyete şaşıyordum...Aklıma yurda geldiğim gün kapıdan geçer geçmez karşı karşıya kaldığım manzara gelmişti. Sonradan tanıdığım adı Sevil olan Azeri kızının diğer Azeri kızlarla yarı çıplak vaziyette su ile oyun oynayıp şakalaştıkları manzara...O manzara karşısında bahçedeki taşın üstüne oturmuş, derin bir hüzne gark olmuş Allah'a şöyle seslenmiştim ...''Rabbim ben senden cennetini istedim, oysa burası cehennem gibi görünüyor''...sonra annemin nasihatı ''Senden su istediğimde bana o dakika su vermen, gidip oralarda okumaya çalışmandan daha hayırlı, gitme...Burda kal ve ''Hukuk'' oku...Allah sana ''belagat'' gücü vermiş, iyi bir avukat olabilirsin !'' ...Ama benim arayıp bulma ve bulacağımdan emin halim ve O'nu bulduktan sonra kendime benzer bir topluluk içinde kendi topraklarımda kendi devletimin atmosferi altında nefes alma hayallerim annemin nasihatını dinlememe mani olmuştu. Annem hep derdi, herşeyden nasihat al, bir sözü altın küpe gibi muhakkak kulağında taşı...Babam ''Film seyrederken bile ibret almayı bil ve sadece ders almak için seyret'' demişti. Hayatım ''Filmin'' kendisi...her fertten her olaydan ders ala ala ve nihayetinde hepsi tecrübe halinde bir zaman sonra bende -anlayış- kuvveti olarak ortaya çıktı...Oysa ''Cehennem sandığımız şeylerden edindiğimiz tecrübeler sonraki cehennemleri cennete çevirmenin pratik bilgisine sahip olmak için yaşamamız gerekli olanlardı''...Yıllar sonra bütün bu yaşanmışlıkları düşünüp ''bunları niye yaşadım ?'' diye sordum kendi kendime...Aklıma bir duam geldi...''Rabbim vucudumu büyüt öyle büyüt ki bütün cehennemi kaplasın...Sen İbadet edilmesi layık olansın...Kullarının sana secdesi karşısında ben cehenneme girerim.'' Öyle mi?
Al sana cehennem ! Hiç kimse boşuna ''Cehenneme'' atılmıyormuş...Ve ''Cennete girmek'' hiçte kolay bir iş değilmiş...
Derken kadına bakıp;
-''Evet hatırladım, Nasılsınız?
-''İyiyim, teşekkür ederim...''
-''Gitme kararınız beni çok üzdü, özellikle sizin gibi duyarlı ve çalışkan bir öğrencinin ülkesine geri dönmek istemesi karşısında ne kadar üzgünüm bilemezsiniz. Sizin gibi biri daha gelmez bu ülkeye...''
''Sizin gibi biri bir daha gelmez'' deyince aklıma Üstadın sözü geldi;
-''Yıllardır burdayım senin gibi çok kısa sürede bu dili konuşabileni ilk kez gördüm. Birçok ülkeden bir çok talebe geldi geçti, bu dili bir yılda bile konuşamayan talebeler var. Sen bunu nasıl başardın''
Adam dehşet olmuştu. Sekiz dil biliyordu ve ''Dil'' öğrenme teknikleri üzerine çalışıyordu. Bana ''Rusçayı üniversiteye giderken dersleri ''Rusça harflerle'' yani ''Kiril Alfabesi'' ile not alarak öğrendim'' demişti. ''Bu yıl Hindistan'a gidicem ''Urduca'' öğrenmeye çalışıyorum.'' dedi... Üstad'ta ki bu ''Dil'' öğrenme merakına ve ''Sekiz Dil''i okuyor, yazıyor, konuşuyor, hiçbirini diğeri ile karıştırmıyor olması karşısında, bende hayranlık duymadan edemiyordum tabi.
Aslına bakarsanız ''Dil'' öğrenme yeteneğimi orda keşfettim...Bir ''dil''i o dilin mantığı ile düşünmedikçe öğrenemeyeceğimi de. Bunun için ayrıca ders almıyordum. Mesela hiç ders almadan sadece ortamda konuşulduğu için ''Rusçayı ve Arapçayı'' anlıyordum. Üstad bir ''Dili anlamanın o dili %50 konuşabilmek olduğunu'' söylemişti bana. Yaşıtlarım su gibi İngilizce, Fransızca konuşurken benim ''İngilizceden'' hatırladığım tek şey ''good morning teacher'' di...Okulda ki İngilizce derslerimizde ''İngilizce'' telafuz edilen tek İngilizce kelimeydi bu. Ve bizim İngilizcemizde bundan ibaret...Okuldan okula fark var tabi...Mesela ortaokulun bir dönemini okuduğum ''Topkapı Ortaokulu''n da iki ayda ''Almancayı'' günlük ihtiyacımı anlatabilecek düzeyde konuşabiliyordum...
Derken Üniversite de ''Farsça''...Bütün bunlar bana ''Dil'' bahsinden tecrübe olarak kalıyor bütün ''Dil''lerin tek bir dilden türediğini anlayabiliyordum...''Urduca'' denilen hintçeyi anlayabilecek kadar bir eğitimden geçmediğim halde bir gün o dili bile anladığımı fark ettim...Aksağan mevzusu ''Lehçeler veya şive'', farklı bir dili konuşurken farklı bir dilde kendini ifade eden herkesin bir ''şivesi'' vardı. Şive sahipleri farklı dilleri konuşan insanlardı aslında...Aynı dili konuşmak aynı aile birliğinden olmak anlamına da gelmiyordu. Veya bir dili kendi dilinin dışında pürüssüz bir şekilde konuşmak farklı bir aileden geldiğin anlamınada gelmiyordu. Sadece ''Dil'' bahsi üzerine düşünülse bütün insanlığın aynı aileden gelip küçük ailelere bölünerek ''milletleşme'' içine girildiği anlaşılır aslında...Hiç kimse -konuştuğu dil üzerinden- bir aileye mensubiyet iddia edemezdi...Ki insanlar annelerin dilini konuşan değil miydi zaten? Babası Arap olan ama annesi Alman olan birisinin annesi Alman olduğu için Almanca konuşması onu ''Alman'' yapmıyordu. Burdan şu da çıkarılabilinir ''Birşeyi bilmek adamı aynı şeyin mensubu yapmaz, tıpkı Müslüman adamın ''Komünizmi biliyor olması onu Komünist yapmayacağı gibi''...Terside olabilir ''İslamı bilmek İslamcı olmak anlamına da gelmez !'' ...
Kadın devam etti...
-''Lütfen bir kez daha düşünün...O günkü konuşmanızı hatırlıyorsunuz değil mi? ''
-''Evet, hatırlıyorum tabi...Aynı şeyleri yine söylüyorum...Hatta şunu diyorum...Ülkeniz ne kadarda cennetse sizin için ve ülkem cehennem...Ben cehennemime gitmek istiyorum, cennetiniz sizin olsun. ''
Kadın ikinci kez şok yaşarken, ısrarla ''Gitmememi, herşeyin daha güzel olacağını söylemeden edemiyordu.''
Yakamdan düşmeyeceğini anlayınca...
-''Israr etmeyin, hem babam hasta, bana da çok düşkün. Yanında olmam lağzım.''
Babam şeker hastasıydı. Orada olmamdan ne kadarda hoşnut olmasada aldığım hiçbir karara mani olmamış, hayatımı belirleyenin kendim olduğumu tercihlerimde özgür olduğumu ancak yanlış yaptığımda ''Ağlamamam'' gerektiğini, Allah'ın doğru ve yanlışları ayırdığını eliyle halının üzerinde iki yol çizerek burdan gidersen ''Yanlışa'' ve ''Şurdan'' gidersen doğruya ulaşırsın. Anladın değil mi? deyişi geldi birden hatırıma...
-''Evet Baba''
demiştim...
Bir gün,
-''Kızım iyimisin?''
-''İyiyim babacığım, herşey yolunda...''
-''Yalan söylüyorsun, sorun ne kızım?''
Babam hasta olduğu için üzülmesin diye sorunu söylemek istemiyorum. Ama nerden anladı ki sorun olduğunu diye düşünmeden de edemiyorum tabi...
-'Baba gerçekten herşey yolunda, ters giden bir şey yok..''
-''Hala yalan konuşuyorsun, sen öyle diyorsun ama çiçeğin öyle demiyor''
-''Çiçeğim mi?''
-''Hani senin şu sarmaşıklı çiçeğin var ya, soldu kızım''
Diyince ben şok tabi...hemen sesimi düzletip sorun olmadığına dair rol kesiyorum...Ben İstanbul sınırlarına girince Anneme
-''Hanım, kızımız geldi !''
diyor...O sabah öyle heyecanlıymış ki ben geliyorum diye...
Oysa hiçbir şey söylememiş süpriz yapmak istemiştim...
Annem
-''Baban söyledi de inanmamıştım...'' diyor...
Babamın bana bir sarılışı var dı ki her zamanki gibi ''.....ciğim'' diyişi...
Öldüğünde cenaze arabasının peşinden delice koşmuşum, sarıldığımı hatırlıyorum kefenli bedenine gömerlerken onu...Yüzünü görmek istedim göstermediler...Amcamdan ''O'nu yıkayıp kefenlemesi için rica etmiştim...'' Babam ''Kur'anı Kerimi mağreçleri ile telefuz etmeyen ve Allah'ın kelamını değiştiren adamları hiç sevmezdi...Ne zaman tv'de görse ve seslerini duysa hemen tv'yi kapatırdı...
Ve ben
Bilirim kız evladın ''Babasız'' nasıl yaşayamayacağını...Babam benim kalemdi...
Herşeyi kendisinden öğrendiğim...İlk öğretmenim, ilk hocam, ilk dostum, santrançta ilk kez yendiğim adam, günlük tutmayı bana nasihat eden, söz verince tut diyen, emanete ihanet etmemeyi öğreten, annemin anlatamadığı birçok şeyi anlatan, sigarayı bırakmasına rağmen bana sigara alan, karşında kim olursa olsun hakkı söylemekten korkmayan ve bana bütün bunları yaşayarak öğreten hem alim hem şair, 5 yaşında yetim kalan adamdı benim babam.
Bir gün ''Muhyiddini Arabi'' ye ait bir kitabı elimde görmüş. ''Sen bunu anlamazsın '' demişti.
Bende anladığım hususunda ısrar etmiştim. Babam yumuşak bir ses tonuyla kitabı benden istemiş...sayfalarını çevirerek ''80. sayfaya kadar okuyabilirsin.'' demişti. Bense içinde ne olduğunu öyle merak ediyordum ki ''Baba ya ne olur hepsini okuyayım...80.sayfaya kadar ne var ki ? '' ...Israrcı tavrıma bakıp '' Daha fazla ısrar edersen kitabı alırım'' demişti...Bende mecbur kabul etmek zorunda kaldım. 80. sayfaya gelince de 81. 82. 83 derken sayfaları çevirmeye devam etmiş, babama da hepsini okuduğumu söylemiştim. Ne mi dedi. Hiçbirsey ? Sadece bende ki okuma ve odama kapanma alışkanlığından şikayet ediyor ve
-''Biz senin annen ve babanız arada bir salona geçte kendini bizden mahrum etme. Bizimde seni görme hakkımız var.''
diyordu...
Bütün bu anılar sıralanırken peşpeşe yola da koyulmuştum...Peşimde bir adam sınıra kadar bana eşlik etti. Bütün bir milletin ''Muhbir'' olduğu bir ülkede çarşıda pazarda senin tanımadığın adamların seni tanıması karşısında ''şaşkınlık ve hayretler '' içerisinde kala kala bunlara da alışıyorsun tabi...Artık normal geliyor fark edilmediğini sanan veya bilhassa kendini fark ettiren ''Muhbir Gölgelerle'' yaşamak...
Elimde bayanın giderken bana
-''Size, bize bir çok şeyi hatırlattığınız ve kendimize gelmemizi sağladığınız için küçük bir hediye vermek isterdim ancak yanımda bundan başkası yok, lütfen kabul edin .''
dediği kurutulmuş dutlar...Tahrandan sınıra kadar 2 günlük bir yol var. Ve ben iki gün boyunca o kurutulmuş dutlardan başka birşey yemiyorum...Bir avuç kurutulmuş dutla 2 gün boyunca nasıl açlık hissetmeden yol aldım ve canım başka hiçbirşey çekmedi tokluk hissi ile sınıra vardım, ''şaşkınım''...O bayanın sıcak ve yumuşak sesi kibarlığı ve başındaki uzun çarşafı ile küçük bir kese içine konulmuş ve aslında çalışırken yemek için yanında bulundurduğu ''kurutulmuş dutları'' bana avuçlarının içinde uzatmadan önce kibarca müsade isteyişi...
-''Hemen geleceğim...''
Bayanın dönmesini beklerken beyaz boya ile boyanmış karşımda duran ve ortadan açılan koca camı karelere bölen tahtaların mavi boya ile boyanmış duvar ile uyumunu seyrediyorum...Avludaki küçük şadırvandan gelen su sesi ve konağın içindeki kuşların ötüşü, burası belli ki zamanında ''Şahın'' tatil yaptığı köşklerden biriydi. İran'ın hemen hemen heryerinde ''Şah'a ait böyle köşkler vardı...Derken, o koca camdan süzülen güneş ışığının aydınlattığı yerden o bayan geldi ve tıpkı ''Meryem'' gibi bir resim, elindeki keseyi bana uzattı...
Son kalan bir kaç dutu da ağzıma attım ve o bayanın keseyi bana uzatırken ''sıcak gülümsemesi'' geldi hatırıma...
Sınırdan geçip tezek kokan havayı içime derin derin çektikten sonra, Ağrı dağını uzun uzun seyrettim...Yanında duran Cudi dağı daha da bir haşmetliydi sanki...Garip bir his içinde ''Dağların bana seslendiğini, kendine çağırdığına'' dair hisler hasıl oldu birden içimde. İlk defa böyle birşey yaşıyordum...toprağa doğru diz çöküp secdeye vardım ve Allah'a hamd edip duaya durdum...
1999 Ağustos depreminden birkaç ay önce...
* * * * * *
Bana işaret ettiği kapıyı açınca karşımda yemyeşil bir alan gördüm. Henüz yeni yeni uzamaya başlayan başak taneleri...Etraf alabildiğine yeşil...Burası ''Filistin''miş...Yeşillikler içinde dolaşırken birden mukavva gibi katlanıyor heryer...Kalbime düşen suda bir suret...Öyle güzel ki...''O'' bir Peygambermiş...Ama hangi Peygamber bilmiyorum...Sağ Omuzunun üzerinden seyrediyorum...O da ihrama girmiş gibi örtünmüş...Süt beyaz bir teni var...80 yaşında ama gencecik...
Ben omuzunu siper almış gibi bir vaziyette, omuzunun üstünden, beraberce karşımızda duran muhteşem bir sarayı seyrediyoruz...13 tane kubbesi olan bu saray öylesine büyük bir mühendislik harikası ki, ne sutunlarını, ne işlemelerini, ne mermerindeki orjinalliği anlatacak kelime bulamıyorum. Sadece 6 tane kubbesini gördüğüm bu saraya hayran hayran bakarken birden ''Polis Arabası'' geliyor...İçindekiler bizim emniyet teşkilatının kıyafetini giymişler ama adamlar ''İsrail''li...
''Aynalı'' beni tutuyor bi çekiyor ki sormayın çekmenin şiddetinden havada uçuyorum resmen... tamda o esnada ''Sigara'' içiyorum...nereye atıcam bırakıcam derken ''mazgal'' gibi bir şey zaten bir sürü sigara atılmış, bende hemen oraya bırakıyorum...
İçimden;
''Kahretsin nerden çıktı birden bu adamlar ne güzelde seyrediyordum...'' diyorum.
Sonra ''Aynalı'' beni geldiğim kapıdan bir öteki kapının önüne bırakıyor...
O kapıyıda açıyorum....Bu sefer bir kervansaraydayım...Ama beni ziyarete gelenler var...Öyle diyince ben ''Türkiye'nin Güneydoğusunu'' havaya çizilmiş görüyorum. Doğunun en büyük alimi gelmiş ve bana bir hediye getirmiş...biraz daha ilerleyince ''O Alimi'' ahşap bir tahta otururken görüyorum...Bembeyaz saçları olan bu alim belki 120 belkide 150 yaşında...Kafasında yeşil renkten ''Huni'' gibi bir sarık...Üzerinde ''Bembeyaz'' bir elbise...Sağında ve Solunda iki genç adam....bir birinin ikizi gibi...''Mavi Peçe'' takmışlar...birisinin peçesi yandan hafif sıyrılır gibi oluyor...buğday tenli saçları omuzlarında olan bu gençlerden biri ben kervansaraya doğru giderken beni tutuyor ve ''doğunun en büyük alimin'' bana hediyesini vermek istiyor...Bunlar pembe yakuttan yapılmış bir gerdanlık ve küpelerden oluşuyor. Ben ise kervansayardaki odama bir an önce gitmek istiyorum...''Dur'' diyor bunlar gerçek...ben yine oralı olmayınca bu sefer bunların gerçek olduğunu göstermek için bir çekik ile vuruyor...kırılmıyorlar ve dağılmıyorlar...buna rağmen gerdanlıklara itibar etmiyor odama doğru yol alıyorum...
Odaya giderken Hasan ile Ünal abiyi görüyorum...kadın kıyafeti giymişler...Tepemin tası atıyor onları öyle görünce...Onlarda beni sinirli görünce ''Mahçup'' oluyorlar...yukarı pankart gibi birşey çekmişler...üzerinde de altın harflerle ''Ramazan Çadırı'' gibi birşey yazıyor. Tiyatro oynayacaklarmış...Ramazan ayının hatrına...Ben ağzıma geleni sayıyorum...''Erkek kadın elbisesi giyer mi? Utanmıyor musunuz ? Bu ne hal ?!'' böyle söylene söylene odaya doğru yol alıyorum...Odaya geçtiğimde ise duvardaki bütün kare taşlar birden ''Altından Ayının başına'' dönüşüyorlar...
**********
Ben fazla anlamıyormuş gibi davranıyorum...Onlarda bazen bildiklerini ima eder gibiler...Bazen de anlamıyorum onları...Usta oyunculardan daha iyi oynuyorlar.
Ünal abi ben giderken ''Beni unutmazsın'' değil mi demişti. Abiyi hiç unutmadım. Belkide ''abi'' dedikten sonra ''Abi'' demeye layık tek ''Abiydi'' kendisi...Aslında ne kadar da birbirlerine hönkürseler de hepsinin de gerçekten ''Abi''lik tarafları vardı...
Gerçekte hepsi okunması gereken bir kitap. Tanıdıkça hikayelerinde ibret alınacak birçok şey olduğunu görebiliyorsun. Buna rağmen onlarla yaşarken dikkatli olmak zorundasın...Her an terslerine gelebilirsin çünkü. Geldin mi de acımazlar. Benim ters dediğim onlarda aslında olması gereken ve çok normal olan ''fehim, anlayış'' ...Bu onlarda her zaman öfke olarak tecelli ediyor. Bu öfkeleri başkaları başka başka isimle isimlendirebiliyor olabilir. Ama onların içinde oldukları nizamda bu ''anlayış'' sahibi olmanın bir unsuru. Onların çevresinde bir yerde isen ve iyi bir öğrenci bil ki hepsi ''iyi bir yetiştiricidir''. Farkında olmadan yaparlar bunu. Ama yaparlar. Elleri dilleri aslında her hareketi ile ''O'' dur onlar...Birbirlerini eğiten, birbirini dizginleyen, birbirlerine çeki düzen veren. İki zıt tarafın iki şey arasında ahengini görebilirsiniz onlarda. Her biri kendi hususiyeti ile bir diğerini perdelediği gibi bir diğeri ile görünebilen...
Bu kitabı doğru okuyan adam ''adam'' olmanın yolunu tutmuştur. Aslında tersleri de rahmet, düzleri de rahmet olan bu adamlar, yola girenlerin o yolda kendisi ile terbiye edilenlerinden başka bir rol içinde değiller. Ve bu anlamda her biri hem kendisi için hemde diğerleri için bulunmaz bir hint kumaşı...Ancak bu, manayı yakalayan ve bunu görebilecek göze sahip olabilenler için geçerli olan birşey...Ölçülere ve o ölçüler ile anlatılan hakikatlere vakıf olamayanlar aslında birbirlerine ''ayna'' olan bu adamların hangi nizam içinde yaşadıklarını da anlamamışlardır. Kısaca bu adamlar ideal devletin neferleri o devletin nizamını yaşayarak tecrübe eden safiyet derecesinde masum olan tiplerdir. Ve birbirlerine nispet içinde kendi imtihanlarını verenler...Belkide tasavvufu en gerçek yolu ile yaşayan ve yaşarken tasavvufun hangi gaye için var olduğunu gösteren de yine bu adamlar. Çoğu bunu keşfedememiş olabilir. Onların keşfedememiş olanları arasında ise sürekli anlamamaktan kaynaklı sürtüşmelerde olabilir. Bu onların kendi nefs mücadelesi içinde hasıl olan şeyden başkası değil aslında...İdeal bir devletin ideal fertleri olma yolunda tecrübe ile sabit hakikatlere vakıf olmanın bu uzun yolunda yol alan bu adamlar geleceğin insanlarıdır. Onların eksik ve kusurlu taraflarını kendine azık edinenlerin kendi eksik ve kusurlu taraflarını görmemesi kimseyi yanıltmamalı. Birbirlerinin eksik ve kusurlu taraflarını kendi nefsinde arayıp bulan yine bu adamlardır.
Evet oynarlar dedik, her biri kendisine biçilen rolü ustalıkla oynayan bu adamlar öyle bir nizamın dairesinde hareket ederler ki, dışlarında ki en mükemmel adam bile, onların hasenatına yetişemez...
Birbirini iyi okuyanlar ''iç oluşunu'' tamamlayıp ''dış oluşa'' yönelir ve ''Ölçüler'' karşısında edebini muhafaza eder. Edep ''Ölçülere'' riayettir, başkasının kusur ve eksikliğini diline dolayıp, ''Ölçüler''e riayet ediyoruma getirmek değil. Ve böyle bir ortamda yüzlerce kez rolleri değişen ''adamlar'', kendi imtihanını verirken başkalarınında imtihan sebebi oldu. Bu incecik hakikat karşısında dize gelen yine ''edebinden'' susandır...
''Hasan abi ile Ünal abi'' oynadı fazlaca...ta ki bir gecede saçlarım beyazlayınca anladım bu büyük dünya oyununu...
Gördüğümüz her şey bir vehim ve hayalden ibaret...Yaşıyorsun tecrübe ediyorsun ve hala anlayamıyorsun ve hala manaya inemiyorsan neyi yaşadığının ve neye inandığının farkında değilsindir...
İnandığın şeyi yaşayabildiğin tek dünya nizamı içinde olduğunu anladığın gün ''vehimlerinden'de kurtulmuş olacaksın.
**********
Biliyorum bu gezegende garip bir şeyler olduğunu...vehimlerini yaşıyorlar, gerçekmiş gibi bazı insanlar...
Geçen gün durağa yeni gelmiş biri ile tanıştım. Selamlama faslından sonra
-''O kadın varya o kadın...'' diye
Hakkımda atıp tuttu...Öyle anlattı öyle anlattı ki sanki 40 yıllık ahbabım ve ben nerde o da ordaymış gibi bir havada anlatmaya devam etti...
Derken sordum
-''Ne zamandan beri yoldasın ?''...
-''Altı ay oldu ...'' dedi
İçimden daha 6 aylık bebeleri bile kendi vehimleri ile zehirleyip kendilerine benzetiyorlar ''Helal olsun !'' diyerek gülüp geçtim.
Hakikati bilmeyen ''vehim'' çamurunda debelenip durur...Bu sadece bir taraf için değil, her iki taraf içinde geçerli...birbirlerinden istifade edemeyen adamlar birbirlerini aynı şey ile suçluyorlar...Onlardan diğerlerine şöyle böyledir diyenlerine sormuştum;
-''Karşıdakilere yönelik ithamların aynısını siz yapınca aynı konuma düşmüyor musunuz? O zaman ithamınızın tutarlı bir tarafı kalmıyor. Bu sizin vehimlerinizden başkası değil. İnsanın kendi doğruluğunu da tespit edebileceği bir ''Mutlakı'' da olmalı, Öyle değil mi? Mutlak ise ölçüler...Ona göre peki sen nerde duruyorsun? İki tarafında hakkımda uydurduğu ve hiçbir delile dayanmayan ''Vehimleri''de bunun böyle olduğunu gösteriyor bana. Sizler bir takım vehimler etrafında yaşıyorsunuz...Kendi vehimleriniz ile başkaların vehimleri birleşince ortaya sadece kargaşa çıkıyor. Bize aynısını yaptınız bari bu çocukları vehimlerinizle zehirlemeyin. !
**********
Bay x'in gazete sutununu, şikayet ettiği halin bizzat içine düşmüş bir vaziyette görüyorum...
''Kadın'' diyor, bu kadar ''Kaba'' bir ifade ile ''Bayan'' demeye bile tenezzül etmez bir vaziyette ''Surat tanımayı adam tanımak'' sanan bay x, bir ''mutlak'' olmadan vehimlerini sıralıyor peşi sıra. Aslında şu ''vehim'' arbedesine vesile olmakla belkide iyi bir işte yapmış oluyor...
Falanca filanca çalışırken bu kadın onun demesine göre kin kustuğu karşı tarafın bilgisi dahilinde güya ''Çalışan Adama'', muhalefet etmiş. Herşey güllük gülistanlıkmış...
Bay x'in ''Kadın'' etraflı vehmi daha yumuşak ifade ile ''kurgusu'' 2 Nisan 2013 te, onca şeye rağmen elini kolunu kıpırdatmayan ''adam''a ''ADAM'' ol demek gayesi ile bay x'in ifadesindeki ''Kadın'' ın bilgisi dahilinde olmuş birşey, ''malum taraf'' diye ifade ettiklerinin bununla hiçbir alakası yok. Taki olay vuku bulana kadar...
Bay x'se göre olay ''Siyaset ve Aksiyonda'' kabalığa misal...
Bay x'in de yayın kurulu üyesi olduğu gazetenin 4 Nisan 2013 tarihli 325 sayılı gazetenin başlığı yani olaydan 2 gün sonra neşredilen gazetede, başlık tam olarak şöyle ''Ey iktidar, Daha ne bekliyorsun, Hangi Hesabın Peşindesin?'' Ön başlık ise tamda ''Kadının'' ifadesinde yer alan sözlerden ibaret...Bay x haklı böyle bir ''Siyaset ve Aksiyon'' kabalığı olamaz hemde ''adamın'' çalıştığı tamda işi gerçekleştireceği bir zamanda(?)...
Tabi çalışma o kadar uzun sürdü ki, adliye, ifade, koşuşturmaca ve ülkede ilk kez ''adam''a karşı yapılan hareket, herkes buna cesaret edenin cesaretine ve buna hangi sebepten ötürü cesaret edişine hayran kalmışken o çalışan ''adam'' bile...bizim Bay x'in 4 Nisan tarihli gazetesinde haftaya ''Siyaset ve Aksiyon kabalığına'' dair heyecanlı bir manşet üzerinden ayrıntı verileceği söyleniyor.
Ve bir hafta sonraki yani 11 Nisan 2013 tarihli gazetesinin köşesinden öyle bir makale yazıyor ki dillere destan...
Makale şöyle bitiyor:
''İslami mücadeleyi, başkalarının yedeğine girmekten kurtaran İBDA'nin fikir manzumesinin sağlamlığı ve buna göre bir hareket stratejisi izlemesidir. İsterse bağlıları bazen hata yapsın asıl her zaman yerindedir. Ne kadar karalama ve üstünü örtme olsada cevher kaybolmaz.''
O gün heyecanlı bir şekilde kendisine makale yazdıran bu olay bugün Bay x'e göre çok absürd ve ferasetsiz bir şeymiş. Demek ki 4 Nisan tarihli mecmuanın kapağına yazdıkları şeyde çok absürd ve ferasetsiz bir şey...
Ve Bay x makalesinin devamında diyor ki, yanına gelen O'na göre gönül veren bana göre hiçbir hakikate vakıf olmayan ''vehim'' dolu bir yabancı ''Kaba'' lıktan ve ''Nezaketten'' söz etmiş. Bay x'de bu sözden dolayı o günlerde tarihlerini verdiğimiz gazetedeki kapak ve makalelerle desteklediği o kabalığı ve yukarda ki gibi kaba ''Kadın'ların yanında olmaktansa o ''Nazik'' kesimin yanında olmayı yeğlermiş. O gün bugünkü değimiyle ''Kabaları'' destekleyen bu adam bugün ''Naziklerin'' tarafında...Tabiki güzel birşey nazik olmak kibar olmak, ancak yazarkende bu nezaketini destanlık çapta bir mücadeleyi ''Kabalaştırmadan'' karalamayıp gösterebilseydi keşke.
Bay x'in ifadesine göre bu ''Siyaset ve Aksiyon kabaları'' kendi nazik tutumlarına rağmen bu yolu hep karalayıp durmuşlar.
Ünlü bir mecmuanın köşesinde dillendirdiği bu hususları bir sanal dünyadan alıp bütün bir milletin gözünün içine sokarak düşmanları uyandıran Bay x, kendi ''vehimleri'' ni gerçek sanarak ''Kabalaşmasaydı'' keşke...
Vehim demiştik değil mi?
İşte ''vehim'' böyle birşeydir...
* * * * * * *
İçim hınçla dolu...Şu ana kadar söylenmedik yapılmadık tek bir şey kalmadı...Buna rağmen hiçbirşey yapılmış değil. O dönem bakanlık yapanlardan birine;
-''Bakın hiçbirşey yapılmaması halinde benim ölümümden de siz sorumlu olacaksınız.''
demiştim...
Çünkü;
''O'nun mavi gökyüzüne bakamadığı bir dünyada yaşamak bana zuldu...''
''Orada bir ağaç var...bir not bırakır ve belkide bütün yaşayanlara ''Bir alimin hapsinin aslında bütün insanların ölümü olduğunu'' anlatabilirim...Belkide bu bazılarını yük altına sokar da harekete geçmek zorunda kalır'' diye düşünüyor bir yandan da kendimi böyle bir fedaya hazırlıyordum...
Bu plandan haberi olmayan birisi o günlerde durup dururken bir bahis açtı
-''Bu tür şeylerden nefret eder...Falanca zamanda -ölüm oruçları- bahsinde şöyle demişti.''
dedi...
''O'nun sözüne aykırı davranmak'' ile ''O'nun özgürlüğü arasında'' sıkışıp kalınca durum beni başka bir plan yapmaya zorladı.
* * * * * * * * *
Günlerce uygun birşey arayıp durdum, kimisi ancak orospuların giydiği cinsten şeylerdi, böyle bir şeyi seçemezdim... Vermek istediğim mesajın o alet ile alakalı manası yerine ulaşmalıydı. Hem rengine hem şekline hemde uzunluğuna bakıyordum. Düşünebiliyor musunuz diz üstünü geçmemesine bile dikkat ettim. Nihayetinde ne için kullanıyor olursa olsun benim inandığım ölçülerede uygun olması gerekirdi.
Otobüsteyken söyleyeceğim şeyleri tekrar ediyor ''Allah'a dilimin sürçmemesi için dua ediyordum''...Ve beni maksat ve gayeme ulaştırmasını.
Derin bir nefes aldım...Kimsenin ne yapacağımdan haberi yoktu ve ben ne zaman olayı gerçekleştireceğime karar vermek için programı takip ediyordum...
Derken uygun zaman geldi ve ben şaşkın bakışlar arasında birden yerimden fırladım,
Söyleyeceklerimi söyledikten sonra karşı tarafa fırtlattım...
O esnada ne yapacağımdan haberi olmayan ve fırlatılan şeyi gören ''Baylar''ı gülme krizi tuttu...
Orada gayet ciddi bir iş yapılırken bu ''bayların'' gülerek çözülmesi hiç hoşuma gitmediği için ''Tekbir'' getirerek herkesi nizama soktum...
Bir müddet sonra karşı tarafa fırlatılan şeyi ''Ünsal'' abi getirdi...
-''O tarafta kalırsa ceza yersin'' dedi...
Ben
-''O tarafta kalsın niye aldınız, o tarafa atın !'' dedim...
Aradan yarım saat geçtikten sonra meğerse benim haberim olmadan, gözlüklü soyadı ''Atılgan'' olan abi beni almak isteyenlerle görüşmüş. Yanlız başıma göndermeyeceklerini dört veya beş kişi ile ifademin alınabileceğini söylemiş. Daha sonra ''Ünsal'' abi geldi...
-''Benim olduğum yerden hiç kimse bir mensubumuzu alamaz!''
dedi...
Beni alıp valiliğe götürmek isteyenlere mani olan hatta bunun için şehir merkezine gidip pazarlık yapan Atılgan abi haberim olmadan kendisini öne atmış...
Ünsal abi ''Avukatları'' beklediğini söyledi...ben ise
-''İfademi alsınlar ne yapmak istiyorlarsa yapsınlar bunlardan korkmuyorum ki'' dedim.
''Zaten bende bunu istiyordum!''
Derken ''Güven '' abi çıkıp geldi...
''O'nun'' yanındayken duymuşlar, ''Güven'' abi ve yanındakiler gayet neşeli bir halde ''içerdeyken haberimiz oldu'' dedi...
Simalarındaki ''Güleç'' tavırdan O'nun'da memnuniyetini anladım...Bana
-''Ne yaptın? diye sordu...
Yaptığım şeyi anlattım...
Derken beni aldılar öyle bir ifade verdim ki, o ifadeyi gole çevirmek için eylemi, mahkemede de ifademi vesile kılmıştım aslında.
Birşeye ulaşmanın mutlaka bir yolu vardır. Ve bir takım şeyler bir takım şeylere vesile kılınmak için yapılır.
Ve sonunu düşünen kahraman olamaz...
**********
Bugün mahkeme günüm, merdivenlerden çıkarken elimde ki biri mavi biri kırmızı olan iki klasörü taşımakta zorlanıyorum derken karşıma mahkememin yapılacağı salona giderken Bay x'in değimi ile ''Çalışan Adam''ın avukatı çıkıyor. Gayet genç olan bu adamla çarpışıyoruz ve klasörler elimden düşüyor. Bana yardım etmek için eğilen avukatın klasörleri alması bakması ve bana uzatması karşısında ne kadar zoruma gitsede tşk ediyorum. Salona girmek üzereyken yargılanacağım sandalyede O'nu görüyorum...
Mahkememiz aynı günmüş...
**********
Dönüşte yol uzun ve gün hareketli olduğu için baya yorulmuştum...Bana neler olabileceği umrum da bile değildi. Sadece uzanıp dinlenmek istiyordum...Uzandım, gözlerim yarı açık iken sağ karın boşluğumdan tutuldum...Elime ''Tahtadan bir kılıç'' verdi. O kılıcın uç kısmı ''Üç tane Hilale'' dönüştü...Sonra tuttuğum yerden sarmaşıklar sardı kılıcı... o sarmaşıklar çok güzel çiçeklere dönüştü...Yarı açık gözümü açtım...
Mesajı almıştım...
''Siyaset ve aksiyon sahasına yeni bir soluk gelmişti...''
**********
Eylül 2013
Sonunda istediğim oldu ''yargılama'' başladı...ancak anamuhalefet partisi yargılamanın aslında ''Kim'' için olduğunu söyleyerek komisyonun çalışmalarını baltaladı.
Adam hala çalışıyordu...
En sonunda ''muhalefetin'' gür sesi ve durumun haksızlığı karşısında ''itibar'' ve ''güven'' kaybedeceğini anlayınca bir kahraman üzerinden ''kahraman'' olmak için çalışıyormuş gibi göründü.
Bay x'se göre bu çalışmaktı ve çıkarmak...
Bay x adamın çalıştığı yerde, kardeşlerinin neden hala -içeri-de veya yeni yeni içeri alındıklarını hiç düşünmemiş olacak ki, ''çalışan adam'' ona göre ''Kabaların Muhalefetine'' maruz kalan bir zavallıydı...
Konferans günü müthiş kalabalığı dağıtmak için küçüçük yer tahsis eden ve aynı anda yandaki salonda kalabalıktan istifade nefs yellemek için apar topar program düzenleyen de o ''çalışan adamdı''...
Hz.Nuh asm'ın düşmanları her seferinde gelip şunu söylüyorlardı;
-''Sana niye inanalım ki etrafında şehrimizin en zayıfları (düşkünleri) var?''
Hz.Nuh asm'ın bu alaycı adamlara cevabı müthiş...
-''Bana gelenleri kovacak değilim!''
Ve nihayetinde ''Nuh Tufanı'' denilen ''Tufandan'' kurtulanlarda bu zayıflar yani düşkünlerdi.
**********
Yine dağın eteklerinde yukarı doğru kıvrılan yollardan birindeyim yoruldum ve olduğum yerde kıvrılarak uykuya daldım. Uykumun en derin yerinde bir el başımı severek ''sağ yanağımdaki beni öptü''...ben başımı seven elin şefkatindeki sıcaklığı derinden hissederek uyanır gibi oldum...bu hayalini kurduğum ''gaye insanın'' dizlerine başımı yaslamak gibi bir şeydi...sanki öylemiş gibi derin bir mutluluk içinde gülümsedim...sonra öbür tarafa dönerek uyumaya devam ettim...
Uyandığımda bunu ''Aynalı''ya anlattım...
-''Efendim !'' dediğimde
Bana ''Efendiliğinin'' nasıl göründüğünü anlattı...Ve aslında gerçek ''Efendinin'' kim olduğunu da...
Sonra önüme renk renk kaplar koydu...
Onların her birinin içine düşecekmişim...
**********
Kızkardeşim sağ yanağımdaki ''Benin'' beni çirkinleştirdiğini söyledi. Bir kliniğe gidip onu aldırabileceğimizi...Bense 9 yaşımdan beri benle büyüyen bu beni aldırma taraftarı değildim, doktor:
-''Aldırabilirsiniz, kanser riski yok''
diyince, düşünmem gerektiğini söyledim...Bekleme salonunda kızkardeşime
-''O'nun benim işaretim olduğunu artık O'nla özleştiğimi, O'nun benden bir parça olduğunu ve aldırmak istemediğimi söyledim.''
Aslında ''ben'' değil, derimin üzerinde duran koyu bir deri...Yirmibeş kuruştan biraz daha büyükçe sağ tarafı 3 köşeli sol tarafı oval bu benin üzerinde Arapça harflerle 332 yazıyordu...
2006
**********
Sine: Uyku ile uyanıklık arası. (Sine:An,lahza, iki ağızlı balta...Teber:Balta...Sine:Göğüs,Kalp):115.
Yakaza.(Zel ile): Uyanık halde, daha uyanıklığı ifade eder, keşif ve olacak olanın idrak edilmesi, kendinden geçmeye, benzer ruhi bir hal:812
Habir: Haberli. Alim. (Allah'ın 99 güzel isminden biri, EL-HABİR: Kulunu imtihan edici):812
Şah-ı Nakşibend: (Hacegan Silsilesi'nin 16.Büyüğü.):812
Zabit: Askere kumanda eden rütbeli asker: (Üstadım:B.D.,İslam'ın emir subaylığıdır!):812.
Ahyar: Hayırlı, dostlar:812
Müteşa'ab: Şube ve kısımlara ayrılmış olan:812
Hurze: Dikiş. Bitiştirmek. Bitişik etmek. (Ratk):812
Müteberki: Peçelenen, maskelenen:812 (*)
*************
DAVUD:15:B.D.-İBDA
Allah'ın Zat ve sıfatlarına ait
bütün kemalleri kendinde toplayan
ilk beliriş mertebesi -VÜCUDİ
Zati sıfatlarındandır...
Vacib-ül Vücud
varlık için
varlığı zorunlu olan
Zorunlu varlık !
*
Davud Aleyhisselam'da
vücudi hikmet - HALİFELİK
O'nda özel - bu
Adem Aleyhisselam'dan farklı
*
Davud:15
B.D.-İBDA:15 (**)
***********
İngilizce, Ox-Eye:Öküz gözü. ''Aks gözü. Aksiyon''...İngilizce, Oxside: Humuz, Ekşi, kekrek. Oksijenle birleştirmek. ''Humuz, hamza, hemze,''...Ox-side: Side'nin, İngilizce ''kenar, akraba tarafı, yan, sahil'' anlamları ''Kusto-Nefsi''i hatırlatırken, bizde si-de, ''aslan, cedi, kurt'' ve haliyle ''küpe-kalp'' anlamında...Oxside'nin okunuşu: Ak'sayd...Ak:Allah'ın dostu İbrahim Aleyhisselam'ın gaybı. Musa Aleyhisselam'ın mucizesi, ''elinin ışıklı olması'' hatırlanmalı...Sayd: ''Avlandı'' ve ''bağır, ilan et !'' demek...SEVRET: Hükümdarın şiddet ve kudreti. Tezlik. Hucüm. Hiddet, öfke. ''Hadid, demir, anlayış, dağ eteği''...BİR NOT: Su Burçları'ndan ''Akreb''in, Simya safhasında ''Ayırmayı'' temsili.
ZAMAN:98: ZEMAN-Zaman, devir,çağ,mevsim...Kürtçe, EZMAN-Gök,sema:98:EZMEN-Benden...HELEZON-Dairevi yükseliş. ''Sarmaşık'':98:SIBGA-Din,mezheb. Renk, boya. 'Fizik ve metafizik:mavera ve mavera-üt tabia' ...(***)
**********
TARİH-TAZE KAN
NUR-I Çerağ-ı Yakut-Çeşitli renkleri olan kıymetli bir süs taşı. (Mecaz olarak da renk kuvveti ve güzellik olarak kullanılmıştır...Yakut-u müzab: Kan. Gözyaşı. Kırmızı şarap. Erimiş yakut...Yakut-u zerd: Sarı yakut. Güneş...Yakut-i ahmer: Kırmızı yakut. Şarab...Yakut-i Rühmmani: En değerli yakut. Nar tanesi gibi yakut. ''Ateş''...Yakut-i Cigeri: Kırmızılığı siyaha çalan yakut...Yakut-i ham: İşlenmemiş yakut. Güzelin dudağı. Sır saklayan...Karaçay-Malkar Lugatı'nda, Taş: Taşmak. Dış. Kayıp. Tas. Tagi: Nal. Taşmak. Pa-buç...FELYESOF Sırrı: Aranması gereken toplayıcı tas olarak, Allah Sevgilisi'nin dudaklarında gizli sırdır ki, söylenmişlerinin sırrı peşinden tecelliye gelmişler olarak Allah'tan beklenene kadar gider ve olan ne varsa O'nun yüzüsuyu hürmetine ve O yüzden!):1721=722:AB-DÜLHAKİM koltuğu- (Yakut çerağının nuru, çıranın ateşinin yakıtının kendi ve kendiliğinden olması gibi, kendinden!) (****)
***********
ABDÜLHAKİM KOLTUĞU
(ŞEHİD-İLM-İ LEDÜN)
Allah'ın Eş-Şehid, ''O'ndan saklı yok'' manasındaki, 99 güzel isminden biri...Şehid, Türkçe'de de ''görüp gözetmek'' tabirinden anlaşılacağı üzere, ''koruma,himaye'' etmek manasına da geliyor; bu, nefsiyle yanında bulunan demek değildir. Allah'ın ŞEHİD isminin de mazharı olan Peygamberler, ümmetlerinin gözcüleridirler; sonra kendi makamlarınca insanlar ve edindikleri mevzulara nisbetle bu hakikatlerin görünüşleri...VAHDET-İ ŞÜHUD: Birliğe şahidlik, birliği korumak, her işde bunu gözetmek...Ehadiyet: Herşeyde ona mahsus olarak Allah'ın birliğinin görünmesi...Rüya'da gelen ABDÜLHAKİM KOLTUĞU bahsi, mevzu her ne ise ona mahsus bir batın halinde doğrudan Allah'tan vergi bir ilim-bilgi olan Ledünni (içyüz, iç, zata mahsus) mahiyetini, yeri geldikçe belli ediyor. Onun zati mahiyeti, inanan ve ilim ve aklına yatan için, umumi demektir; kullanılabilir...HAKİM: Her şeyi yerli yerine koyan demektir. Allah'ın sıfatı olarak, onların hakikatlerinin gerektirdiği ve istediği şeyden ayrılmaz; HAKİM Allah, tertibi en iyi bilendir....ABDÜLHAKİM; Hakim kul, Hakim'in kulu. En başta Allah Sevgilisi, sonra tekrara hacet olmayan makam sahibleri, dereceler...Bize rüyada gelen, ''Esseyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri'' ile ilgili idi ki, Peygamber kölesi velilik makamı ile ve bizzat kendi öz hüvviyeti ile, tabii ki Allah ve ŞEHİD, tabii ki VAHDET-İ ŞUHUD ile alaka, tabii ki Üstadım ve dolayısıyla bu taalluklar içinde benim durumum ve üzerinde durduğum meseleler çerçevesinde yeri geldikçe yorumum...
SEBA MELİKESİ BELKIS'IN TAHTI
BELKIS'IN TAHTI ...Kur'an'da Süleyman Aleyhisselam'la ilgili ve şahsı ''O KADIN'' diye anılan Seba Melikesi Belkıs'ın, memleketi Yemen'den Kudüs'e Süleyman Aleyhisselam'ın bir mucizesi eseri gelmesi ile meşhur Tahtı etrafında serdedilen hikmetler, Süleyman Aleyhisselam'da tecelli eden RAHMANİ hikmet çerçevesinde ve O'nun MÜLK ve MÜLKİYET hususunda Allah'ın verdiği kudretle, ne kendisinden evvel ne de sonra hiçbir kimseye nasib olmayan bir şekilde, Doğu ve Batı'nın hakimi oluşu; ABDÜLHAKİM KOLTUĞU hakkındaki yorumumuzun tedaisi olarak el atmış bulunuyoruz.(*****)
**********
MEHAT: Maviye - billur taşı. Güzellik. Güneş. Dağ sığırı. Menzil, konaklanan yer : 446=1445
Mükaşefe: Gizli şeyleri birbirine açıp, izhar ve keşf etmek:446=1445
Muhyiddin-i Arabi:445
*
KEŞF: Bulmak. İz sürmek. İlham. Bir şeyin olacağını evvelden bilmek:400
Keşef: Kablumbağa. (DAHR: Kablumbağa...DEHR-bu isimde bir Sure ki, İNSAN Süresi de denir.):400
Nişan (Kürtçe): Yüzdeki ben:401=1400
TAHT:1400
Muasır: Aynı yüzyılda yaşayan:400(******)
NESLİHAN DAĞCI
(*) Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI -B-yedi- ''GİRİŞ', İstanbul, İbda Yayınları, S:693-694
(**) Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI -B-yedi- ''GİRİŞ', İstanbul, İbda Yayınları, S:485
(***) Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI -B-yedi- Bölüm:150, 4.Nisan.2013, Baran Dergisi, Sayı:325
(****)Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI -B-yedi- Bölüm:153, 25.Nisan.2013, Baran Dergisi, Sayı:328
(*****)Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI -B-yedi- ''Tarih', İstanbul, İbda Yayınları, S:83,84-86
(******)Salih Mirzabeyoğlu ÖLÜM ODASI -B-yedi- ''Tarih', İstanbul, İbda Yayınları, S:345



Yorumlar
Yorum Gönder